TÜRKİYE İÇİN KRİTİK BİR GÜN!.

makaleer

22 Haziran 1993 günü saat 09:15’te Kara Kuvvetleri Komutanı Emir Subayı telefonla komutanın beni beklediğini söyledi. Emir Subayı’nın odasına girdiğimde bana, “Komutanım hemen girin, komutan çok acele ediyor,” dedi. İçeri girdim, selam verdim. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Füsunoğlu çalışma masasının gerisinde ayakta ve üniformasının ceketini çıkartmış durumdaydı.

“ Emredin komutanım.”

“ Pamukoğlu Albayım nasılsınız?”

“ Sağ olun komutanım, herşey normal.”

Daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanı iltifatkâr sözler söyledi. Benim sevk ve idaremin ne kadar iyi olduğunu, alayımın Kara Kuvvetleri birincisi olduğunu, Üstün Birlik şilt ve rozetlerini aldığımı, başarılarım nedeniyle kendilerinin beni Amerika’ya gönderdiğinden bahsetti.

Ben bu girizgahın sonunda ne geleceğini bekliyordum. Bu safhada Kara Kuvvetleri Komutanı konuştukça bana, “estağfurullah” ve “sağ olun” demekten başka bir şey kalmıyordu. Sonunda Kara Kuvvetleri Komutanı:

“ Pamukoğlu Albayım sana bir görev vereceğiz ama, cevap vermeden önce ailenle görüş, cevabını bana söyle,” dedi.

“ Komutanım siz emredin, bir askeri vazifede ailemin de kararını almak söz konusu olamaz. Bu benim meslek anlayışımla çelişir.”

“Yok yok… Bunda bir şey yok. Sen bir sor, sonra da cevabını getir,” dedi.

“Komutanım, vazifenin ne olduğunu bilmiyorum ama barış veya savaş, hangi görevse bunu şerefle yerine getirmeye hazırım.”

Kara Kuvvetleri Komutanı ile bu karşılıklı konuşma biraz sürdü. Bu derece, “Ailene sor da karar ver” ne demekti? Ailem yok derse, “Görevi yapamam” mı diyecektim? Vazifenin hassas, kritik ve tehlikeler taşıdığını hissetmiştim. Askerlik sanatının özünde tehlike vardır, aksi halde farkı nereden gelecekti? Bunu üniforma giyen herkes böyle bilecek ve ruhen hazır olacaktı. O nedenle bu konuşmayı yadırgıyor, ne emir verilecekse hemen verilsin istiyordum. Sonunda Komutan dayanamadı:

“Pamukoğlu Albayım, sizi Hakkâri’ye göndermek istiyoruz,” dedi.

“Şerefle giderim, derhal, ne zaman emredersiniz? Hemen göreve katılayım.”

Kara Kuvvetleri Komutanı sağ tarafındaki telefonlardan birini kaldırdı, huzurlu ve neşesini belli eden bir ses tonuyla; “Sayın Komutanım, Pamukoğlu Albayım şu an karşımda,’ Bütün görevler benim için şereftir’ diyor.. Sağ olun komutanım” dedi ve telefonu kapatarak bana döndü:

“Genelkurmay Başkanı seni bekliyor yarım saat sonra kendilerini gör, teşekkür ederim, sana yakışan hareketi gösterdin,” dedi.

Komutanın hal ve hareketlerinden rahatlayıp sevindiği anlaşılıyordu.

Özel Kalem Müdürü ve Emir Subayı’nın beklediklerini söylemesi üzerine Genelkurmay Başkanı’nın makam odasına girdim. Odada Genelkurmay İkinci Başkanı diğer giriş kapısının önünde esas duruşta ayakta duruyor, Genelkurmay Başkanı ise ceketinin önü açık bir halde öfkeli ve yüksek bir sesle konuşarak odanın bir ucundan diğer ucuna hızlı hızlı gidip geliyordu. İçeri girince kendimi takdim ettiğimde her ikisi de önce bana baktılar, sonra da sanki ben içeride değilmişim gibi davranmaya başladılar. Konuşan Genelkurmay Başkanı’ydı. İkinci Başkan’sa gergin bir şekilde sadece dinliyor, yüzünden boncuk gibi akan terleri görüyordum. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş arada bir koltuklardan birine oturuyor, kısa bir süre sonra yeniden ayağa fırlıyor, odanın içinde bir duvardan diğerine yürümeye devam ediyordu. Öfke ve şiddetle söylediklerinin özeti şuydu:

“Bu karargâhta beni kandıran adamlar var. Beceriksiz adamları yapar diye ısrar ediyorlar. Beni ne duruma düşürdüler. O Güneydoğu’ya gidemem diyenlerden hesap sorulacak, emekli yapılmaları yetmez. Hiçbir sosyal haktan yararlanamamalılar. Milletin kırk yılda bir Türk Silahlı Kuvvetlerine işi düşecek, o zaman da sen tut, ‘ Ben gidemem,’ de. Ordu barış için mi kurulmuş, savaş çıkınca biz yokuz deyin. Siz sulh zamanı kışlalarda büyük karargâhlarda zaman geçirin, risk yok, ölüm kalım yok, koltuklarının altında dosyalarla yıllarını geçiriyorlar. Bunlar general olunca daha çok kendilerini gizleyebilirler, yahu bu adamlar benim bulunduğum makama kadar yükselirler, nasıl tespit edeceksin ki? Günlük sıradan şeylerde ölüm yok, savaş yok, gerçek kahraman, gerçek general, gerçek yurtseveri hangi ölçüyle ortaya çıkaracaksın? Cesur adamlar bu günlerde millete lazım… Çok müşkül duruma düştük.”

Genelkurmay başkanı bir ara duruyor, kısa bir süre susuyor, tekrar başlıyor ama bu defa aynı şeyleri daha şiddetli ve ağır ifadelerle söylüyordu. Durdu, bana doğru yürürken:

“Ben seni binbaşılığından tanıyorum, Nasıl bir subay olduğunu çok iyi bilirim,” dedi ve tam karşımda durarak sağ eliyle sol göğsümün üzerine vurup:

“Seni Tümgeneral yaptım,” dedi.

Bu ifade, Komutan’ın içinde bulunduğu ruh halini gösteren, aynı zamanda da yüksek bir iltifattan başka bir şey değildi. Bende:

“Sağ olun komutanım,” diye cevap verdim.

“Ne zaman gideceksin?”

“Ne zaman emrederseniz, ben hazırım.”

“Şahsi işlerinizi bitirip üç gün içinde hareket edin.”

“Emredersiniz.”

“Aileniz ve çocuklarınızla ilgili işleri ben takip ederim.”

“Sağ olun.”

Selam verip Genelkurmay Başkanının makamından çıktım.
————————–

Bugün vefat eden Sayın Doğan Güreş Paşaya Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm sevenlerine sabır dileriz.

Not: Bu metin Sayın Osman Pamukoğlu’nun 2003 yılında yayımladığı “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” adlı kitabından alınmıştır.

7,812 Kez Toplam, 5 Kez bugun okundu

Tweet