Her Müslüman Şeriatçı Değildir

cazim_gurbuz_slayt

Her Müslüman Şeriatçı Değildir, Olması de Gerekmez
Cazim Gürbüz

 

Altan Tan diye bir Dinci-Kürtçü BDP Milletvekili var hani. 2011 seçim kampanyası sırasında, Şeyh Sait’in asıldığı yerde, çevresine topladığı insanlara “Bu meydan Kemalizm’e meydan okuyan meydandır” demişti. Bu kişi şimdi de bir televizyonda “Ben şeriatçıyım evet, zaten her Müslüman şeriatçıdır” yanlışını haykırdı.
Bu görüş yaygındır ülkemizde, birçok din adamı da buna inanır, İmam-Hatip Liselerinde ve camilerde de bu telkin edilir.

Peki öyle midir, doğru mudur bu?

Değildir. Biz “Kartal Gözüyle Laiklik” adlı kitabımızı bu yanlışlar ve saptırmalarla mücadele için yazdık.
Bu yazımızda da, meydanı boş bulan, bu “şerait oğlanları”na derslerini vereceğiz, hadlerini bildireceğiz. Haa öncelikle söyleyeyim, bu “şeriat oğlanı” deyimi Yunus Emre’ye aittir. Yunus şöyle der: “Şeriat oğlanları nice yol keser bana/Hakikat denizinde bahri oldum yüzerim.”
Evet, biz de o hakikat denizinde biraz yüzelim.

Şeriat nedir? Şeriat Hükümlerine Uymak Zorunlu mudur?
Kuran-ı Kerim’de ayetler konu itibariyle üçe ayrılır; 1-İman ve İbadet, 2-Ukubat (Ceza Hükümleri)3-Muamelat (Evlenme, boşanma, ticaret gibi).
İman ve ibadete dair hükümler değişmezler, bunlar dogmadır, inanıyorsanız, kabul etmek zorundasınız, tartışamazsınız, sözgelimi imanın şartı dört olsun diyemezsiniz. Ukubat ve Muamelata dair hükümlerse, şeriatı oluşturlar, bunlar zamanın şartlarına göre değiştirilebilir, uygulamaları durdurulabilir, ertelenebilir.

Geliniz şimdi bu dediklerimizi, ayrıntılayalım:

“Kur’an’da inanca ve ibadete ait emirler dogmadır demiştik. Hepsi kelime-i şahadette özetlenir. İnanç ve ibadete ait emirlerin dışında kalanlar, muamelatla yani dünya işlerini düzenlemeyle ilgilidir. Kur’an’ın muamelata ait emirleri dogma değildir. Bütün emirler dogma olmuş olsa, toplumsal yaşamı dondurmuş olurdu. İslamiyet Arabistan yarımadasının dışına taştığı zaman, birçok milletin gelenekleriyle karşı karşıya gelmişti. Elbette Kur’an ve sünnetteki emirler bütün sorunları içermiyordu. Bu nedenle muamelata ait emirler için İslam hukukçuları daha önce de söylediğimiz gibi, zamanın değişmesiyle hükümler değişir prensibini kabul etmişlerdi. Yine muamelata ait emirler, inanç ve ibadete ait emirler gibi tamamlanmış değildi. Bu tamamlanmamış emirler için sadece amaç belirtilmişti: ‘Adalet’. Adalet donmuş bir kavram değil, devletin görevi, haklıyla haksızı ayırmak, zulmü kaldırmak, insanlar arasında eşitliği sağlamaktı. Doğal olarak bu, toplumun sosyo-ekonomik yapılarına göre değişecektir. O halde gerek İslam hukukunda, gerekse toplumsal yaşam felsefesinde tutucu, gelişmeye aykırı bir yan söz konusu değildi.

(…) Bu nedenle İslam hukukunda “örfle tayin nasla tayin gibidir” sözü, toplumun örf ve adetlerinin yargılarda yargıç olacağını ve bunun Allah’ın emriyle bir sayılacağını genel kural olarak kabul eder.

O halde toplumu ve devleti ilgilendiren muamelata ait emirlere sanki onlar inanca ait emirlermiş, dogmaymış gibi bakılacak olursa, buradan irtica doğar. Oysa İslamiyet’te laiklik muamelata ait emirlerin zaman ve mekâna göre değişirliği ilkesine dayanmaktadır. Bu yol kapandı mı ortaya bir İslamî Vatikan çıkar ki, devlet bunu kendi alanına tecavüz sayarak yıkmak zorundadır.”1

İşte Türkiye’deki dinci çevrelerin akıllarının bir türlü almadığı ve asla kabullenemedikleri budur. Laiklik tartışma ve ayrışması da bu anlayış, yorum ve algılayış farkı yüzünden sürüp gitmektedir. Aşağıda bu bağlamda pek çok görüş ve kanıt vereceğiz. Ancak önce Türkiye’de laikliğin “Din ve dünya işlerinin ayrılması” bölümüne itiraz eden merkez sağ ve Türk-İslam sentezcisi çevrelerin başucu kitabı olarak takdim ettikleri, Prof.Dr. Ali Fuat Başgil’in çok okunan eseri “Din ve Laiklik”ten kanıtlar ve aktarımlar yaparak çözümlememize devam edelim.

“Kur’an’ı başka dile çevirmek hem imkânsızdır, hem de manasız ve faydasızdır.” (Din ve Laiklik sayfa 112) diyerek bir bilim adamına yakışmayan terslik ve keskinlikte görüşler ortaya atan Prof.Dr. Ali Fuat Başgil, laiklik konusunda aşağıya aldığımız görüşlerinde “laiklik din ve dünya işlerinin ayrılmasıdır” anlayışına daha esnek ve daha anlayışlı bakabilmektedir:

“Hatırlatalım ki, İslam’da dinsel iş ve hükümlerden herhangi birinin bir dönemde oluşumu mümkün olmazsa, o hüküm imhal olunur, yani izleme ve uygulaması başka bir zamana bırakılır. Nitekim, İslam Hukuku’nun ‘Ukûbat’ kısmı yani ceza hukuku Türkiye’de hemen bir asır önce uygulama alanından kaldırılmış ve yerine laik bir ceza hukuku konulmuştur. Bizim Cumhuriyetten önceki devrin Ceza Yasası, Fransız ceza yasasından neredeyse aynen aktarılmıştır. Bugün ise Türkiye’de İslam Hukuku’nun yalnız ukûbat kısmı değil ‘muamelat’ ve ‘münakehat’ı yani sözleşmeler ve borç hükümleri, evlenme ve boşanma sistemi, kısacası bütünüyle İslam Hukuku bu durumdadır. Biz istesek de, istemesek de durum bugün budur. Bu durum tarihi bir oluşum ve sosyolojik oluşum seyrinin doğurduğu bir sonuçtur.

Bu konuyu bitirmeden bir noktaya tekrar gelmek isteriz. Laik devlet düzeni içinde yaşayan bir dindar, mensup olduğu dinin ibadet ve ahkamını olduğu gibi, muamelat ve münakehatı da, dilerse bireysel olarak izleyebilir.2 Buna engel ve bunun laiklik esasına aykırı yönü yoktur. Sözgelimi, dinî nikâhın gereğine inanıyorsa, isterse, sivil nikahtan sonra bir de dinî nikâh yapar. Faizin dinen yasak olduğuna inanan faiz alıp vermez. Özetle, devletin yasa ve düzen ile yasaklamadığı ya da yapılmamasını emretmediği her iş ve işlemi dindar, mensup olduğu dinin kurallarına uyarak yapabilir. Şu halde bu bakımdan laiklik, ilişkiler yaşamına ilişkin olan dinsel kural ve yasaların, resmiyetten kalkması; bunların, devlet yaptırımı özelliğini yitirerek özel yaşama çekilip vicdanlarda yer almasıdır.”3 (Yazarın ifadeleri, gençlerin anlayabileceği biçimde günümüz Türkçe’sine aktarılmıştır)

Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk, laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılması” ile sınırlı tutmasına karşın, dünyevi alana ilişkin de önemli vurgular ve saptamalar yapmakta, Kur’an’ın muamelâta dair ayetlerinin gerekirse hükümden düşürülebileceği görüşüne destek ve İslam bilginlerinden örnekler vermektedir:
“Abdulcebbar’a ( Büyük fıkıh bilgini Kadı Abdulcebbar/Ölümü 1025/Ünlü Eseri El-Muğni) göre, aklî alanda yani ibadet ve iman alanı dışındaki konularda peygamberi örnek almak gerekmez. Hatta böyle bir şey isabetli ve sağlıklı da olamaz. Abdulcebbar’a göre, iman ve ibadet alanı dışındaki konularda, yani muamelatta, Kur’an ayetleri aklın verileriyle hükümden düşürülebilir.
Abdulcebbar’ın kendisinden yaklaşık yüz yıl önce ölmüş bulunan selefi, İmam Mâtûrîdî de (ölümü 944) aynen böyle düşünmektedir. Mâtûrîdî, ‘Te’vîlâtü’l-Kur’an’ adlı eserinde, Kur’an’ın muamelet hükümlerinin içtihat ile neshedilebileceğini (hükümden düşürülebileceğini) söylemekte ve örnek olarak da Halife Ömer’in müellefetü’l kulûba zekattan pay verilmesini emreden Kur’an ayetini ‘bugün böyle bir şeye ihtiyaç yoktur’ diyerek askıya almasını göstermektedir.4

Ömer bunu yaparken, dinin genel ilkelerini (mukarrerat-ı diniyyeyi) ve zamanın koşullarını dikkate alarak sadece hadislerin değil, ayetlerin bile hükmünü askıya alıyordu. Gerekçesi sadece şu cümle idi: “İslam’ın talepleri bugün bu hükmün uygulanmamasını gerektirir.”

Halife Ömer bu mantık ve uygulama ile Müelefetü’l Kulûb denen İslam’a yeni girmiş zümreye vergilerden pay çıkarılmayı durdurmuş, kıtlık zamanı hırsızlık yapanlara ceza uygulamamış, ehli kitap kadınlarla evlenmeyi yasaklamıştır. Halbuki bütün bunlar, Kur’an ayetleriyle hükme bağlanan konulardır.5

İmam Mâtûridî, bilindiği gibi, amelde Hanefi Mezhebini seçmiş olan Müslümanların, itikattaki mezhep imamlarıdır. Türk’tür. Mâtûridî’ye göre din ve şeriat ayrıdır “Din’de nasih-mensuh cereyan etmez, ama şeriatta nesh yani hükümsüz kılma mümkündür”. Mâtûridî’ye göre, şeriat din olsaydı, her bir Müslüman hemen bütün davranışlarında dinini değiştiren konumuna düşerdi. Din’in kaynağı akıl, şeriatın kaynağı ise duyma-işitme yani nakil’dir. Mâtûridî ana dilde ibadet de olabileceğini söylemekte ve bilimi ibadetten üstün tutmaktadır.

Ne yazık ki, özellikle Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği Eş’ari ulemasının çabalarıyla, Osmanlı medreseleri Mâdûridî’ye yüz çevirmiştir. Eş’arilik aklın kullanılmasında engelleyici bir rol oynamıştır. Eş’ari Arap olduğu için öne çıkarıldı, Mâtûridî Türk olduğu için görmezlikten gelindi, bunda İmam Gâzâlî’nın payı büyük. Gâzâli de, son yüzyılda ve günümüzde adı öne çıkarılan Said Nursi de, Eşe’aridirler. Said Nursi’nin eserleri de Mâtûridi kimliğimizin silinmesinde etkili oldu.6

Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre, itikatta imamımız İmamı Âzam Ebu Hanife de Mâtûridi ile aynı görüşte: “Şeriat, İslam veya Kur’an ile eşitlenemez. Şeriat mezhep kabulleriyle, nihayet fıkıhla eşitlenebilir. Şeriatı İslam’la eşitlemek isteyen anlayış, birçok kabulünün Kur’an’la ve zamanla çeliştiği anlaşılmış bulunan örfleri din yapmayı amaçlayan anlayıştır. Bu anlayış önce şeraitle dini eşitlemekte, sonra da devrini bitirmiş yorumlardaki birtakım kuralları din diye halkın önüne koymaktadır. Burada Allah ile aldatmanın tipik bir görünümü ile karşı karşıyayız.

(…) İmamı Âzam, eserlerinden biri olan ‘El-Alim ve’l-Müteallim’de bu konudaki düşüncesini şöyle açıklıyor: ‘Allah’ın dininde değişme yoktur. Din ne değiştirilir ne başka şekle sokulur. Ama şeriatler değiştirilir, başka şekle sokulur. Çünkü öyle şeyler vardır ki, Allah onu bir halk için helal kıldığı halde başka bir halk için haram kılmıştır. Öyle şeyler vardır ki Allah onu şu topluluk için emrettiği halde bir başka topluluk için yasaklar.”7

Tüm bu akılcı yaklaşımlar, devrimci Mâliki fakîhi Necmuddin et Tufî (Ölümü 1316) tarafından bir fıkıh ekolüne dönüştürülerek şu cümle ile ilkeleştirilmiştir: ‘Muamelatta hükümler maslahata (kamu yararına) göre belirlenir; bu alanda dinin verileri sadece birer örnektir, tüm zamanları bağlamaz’8

İnsan hayatının muamelat kısmıyla ilgili olarak, laikliğin talepleri, yukarıda adları geçen ünlü fâkihlerin, özellikle Tufî’nin söylediğinden hiç farklı değildir. Ne yazık ki, Tufî ve benzeri devrimci fukahanın dedikleri, geleneksel-siyasal tabucu zihniyetlerin engelleri yüzünden vaktinde hayata geçirilememiştir. Ve bunun sonucu, İslam dünyasına çok ağır bir faturanın çıkması olmuştur.

İslam dünyasında, Tûfî’nin fikirlerini ilk kez hayat geçirme onuru, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e nasip oldu. Bu nasiplenmenin omurgasında laiklik ilkesinin yer aldığını söylemek ise bir vicdan borcudur. Ve bir gerçekçiliktir.” 9

Şeyh Bedrettin’e göre şeriat zamanla değişir: “Ancak dünya tutkularından sıyrılmalar, çağın, zamanın değişmesiyle değişir. Şeriatların birbirinden ayrılışı bundandır. Kendini ve Tanrı’yı bilenler şeriatla kayıtlı değillerdir.10

Profesör Amiran Kurtkan Bilgiseven bir bilim kadınıydı; din sosyolojisi konusunda dünyadaki birkaç isimden biriydi ve bir Melami Şeyhi’ydi aynı zamanda. Prof. Enis Öksüz, Prof. Zekeriya Beyaz gibi tanınmış isimlerin de hocasıydı. Tasavvuf ve laikliğin nasıl iç içe olduğunu anlatan bir değerli eseri vardır Amiran Kurtkan Bilgiseven Hoca’nın. Bu eserdeki görüşler de, yukarıdaki verdiğimiz örnekleri doğrular ve destekler mahiyettedir:

“Hayatta iken Medine Site Devleti’nin anayasasını müslim ve gayrimüslim hemşehrileri ile birlikte vaz etmek ve bu anayasada zaman zaman değişiklikler yapmak sureti ile de Hz.Muhammed din ve dünya işlerini birbirinden tamamen ayrı telakki ettiğinin en bariz delilerinden birini vermiştir.

(…) İslamiyet’te bazı hallerde muamelatla ilgili meselelere ait Kur’an hükümlerinde dahi değişiklikler yapılmış ve önceki bazı âyetler sonraki âyetlerle hükümsüz kılınmıştır. Bu durum, İslamiyet’in muamelat hükümlerini zamanın şartlarına göre değiştirme prensibini kabul etmiş olduğunu göstermektedir.

Nitekim İslam’da poligamiden monogamiye geçiş bu suretle vuku bulmuştur. Kadın hakları ile ilgili surelere göz atmak bu hususta kâfi derecede fikir verebilir.
İslami muamelat hükümleri, kelime kelime bu günün Türk Cemiyeti için kanun hüviyetini taşıyacak özellikte değildir. (…) Şu halde, İslam’ın resmi hukuka temel teşkil eden unsurunu söz kalıbı halindeki muamelata ait surelerde aramak yersizdir. Bu arayışın bir yandan cahiller tarafından, diğer yandan da ilim adamları tarafından da yapıldığı görülmektedir.

(…) Bugünkü ihtiyaçlar ve bunları doğuran realiteler tamamıyla değişmiştir. İslam’da şu bir kaidedir ki, zamanın değişmesi ile dinin amel ahkâmı (yani muamelat hükümleri) de değişir. Din ile devlet münasebetleri ise İslam dininin itikadi hükümlerinden olmayıp sırf ameli ahkâmındandır (yani muamelat hükümleri arasındadır). Başlangıçtan beri din ve devlet, bazı şartlar altında (Suudi Arabistan, Cezayir, Fas ve Tunus’ta olduğu gibi) birleşmiş ve birleşik gitmiş olabilir. İslamiyet’te din ile devletin birleşmesini icap ettiren, hatta devletin tamamen dini bir mahiyet almasını emreden hükümler bulunabilir. Madem ki diyoruz, bu hükümler itikadi değil, amelidir ve madem ki dinin ameli hükümleri (dine ait özün korunabilmesi için) zamanın ve hayat şartlarının değişmesiyle değişir, o halde geçmişte olduğu gibi bugün de din ile devletin birleşmesi lâzım gelmez. Çünkü zaman ve şartlar değişmiştir.”11

Kur’an adam öldürmek gibi son derece önemli olaylarda bile topluma kesin kurallar, uygulamalar dayatmıyor. Özellikle bağışlama konusunda kapıların açık tutulması aslında günün ve toplumun koşullarına göre her konunun yeniden yeniden düzenlenebilmesi için kapıların açık tutulması anlamına geliyor.
Başka türlü söylersek, Kur’an dünya işlerinin düzenlenebilmesi için İslam toplumuna izin, imkân ve ruhsat vermiştir. Bu nedenle din-dünya ikilemi İslam itikadı ile bağdaşmaz anlayışının Kur’an’dan kaynaklandığını söylemek olanaksızdır.12

Konuyu başka bilginlerden örneklerle genişletelim, açalım.
Ziya Gökalp, İslam hukukçularının İslamiyet’in başlangıcından itibaren örfü Kur’an ve Sünnetin yasalarını açıklamada kullandıklarını ve çağın gereklerine göre değiştirdiklerini belirtir.13

İmam Malik, Peygamber ve çevresindekilerin davranışlarına ek olarak Medinelilerin geleneklerini de sünnete dahil ederek kapsamını genişletmiştir. Ebu Hanife ise, dinsel yasaların genel kabul gören dört temeli Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas’ın yanı sıra İstihsan’ı (müçtehitlerin bir konuda kendi görüşleri doğrultusunda hüküm koymaları) dahil etmiştir. Gökalp bunu, örfün diğerlerinden egemen bir temel haline getirilmesi anlamında yorumlamaktadır. Keza ilk Müslüman bilim adamları, hadiste yer alan “Müminin iyi kabul ettiği Tanrı için de iyidir” anlatımına uygun olarak bazı hallerde örfün nas’ın yerine geçebileceğini kabul etmiştir.14

İslam’ın ve Osmanlı’nın yükselme dönemlerinde durum ve uygulama böyle iken, Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemlerinde “Şeriat isterük!” başkaldırıları, olağan olaylar haline gelmiştir.. Bu “şeriat isterükçüler”, Kurtuluş Savaşımıza da, savaş sonrası devrimlere de karşı koymaya çalışmışlardır. Falih Rıfkı Atay’ın yazdıkları, düşünce, anlayış ve yaklaşım bakımından nasıl bir geriye düşüş olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

“Din ile şeriatı bugün bile birbirine karıştıran üniversite diplomalı kimseler var. Tanrı’ya inanırsınız. O’na karşı görevlerinizi yerine getirirsiniz. Din burada biter. Ötesi şeriattır. Şeriatçılık demek, Müslüman toplumlarını yedinci yüzyıl Hicaz aşiretleri şartlarına doğru sürüklemek demektir. İslam bilginleri, Kur’an’ın ‘muamelet’ ayetlerinin mensuh olduğunu eskiden beri söylemişlerdir. ‘Zaman ile ahkâmın’ değişmesi gerektiği çok eskiden beri bilinmektedir.

İlk defa sekizinci ve dokuzuncu asırda Bağdat’ta İslam rasyonalistleri, ‘Bu böyle gitmez; muâmelât ve ukûbat hükümleri zaman geçtikçe değişmek zorundadır. Dünya işlerini her toplum ‘nakil’le, yani kitaba bakarak değil; ‘akıl’la yani arayarak, düşünerek ve deneyerek çözer.’ demişlerdir. Ama eski Yunan felsefe ve ilmini de Arapça’ya çevirmişlerdi. Akıl eğitimi almışlardı. Halife Mem’un, Bizans’ın kuşatılmasını kaldırmak için İstanbul Kütüphanesi’ndeki bir eski Yunanca metnin verilmesini şart koşmuştu. İslam Medeniyeti dediğimiz altın çağ, kör şeriatçılığın bırakıldığı bu devirde ve müsbet ilimler ışığı altında doğmuştur. O çağda Kurtuba Üniversitesi’nde İbn Rüşd’den, Aristo’nun yorumu üzerine ders gören Hıristiyan gençleri papalıkça aforoz edilmekte idi.

Gel zaman git zaman; Batı, Müslümanların kılavuzluğu ile Rönesansa kavuştu ve Bağdat’ta İslam Rasyonalistlerinin yaptıklarını yapan reformcular yetişti. Ne acıdır
“Medrese hiçbir zaman, halkın ve devletin dünya işleri üzerinde egemen kalmaktan vazgeçmemiştir. Din bir vicdan işidir. Tanrı ile kul arasındadır. İslamlıkta ruhanîlik yoktur. Bu gerçekleri hep biliriz. Din adamının görevi, bu esaslar dışına çıkamaz. Vaaz ve hutbeleri, Kur’an’ın ahlâk ayetleri üzerine temellendirmeden ileri gitmemek lazım gelir. Atatürk laisizmle, Türklüğü akıl hürriyetine kavuşturmuştur. Türkler dünya işlerine sadece akıl yolu ile düzen vereceklerdir.” 15

Devam ediyor Falih Rıfkı Atay, diyecekleri bu kadar değil: “Allah birdir, Muhammed O’nun peygamberidir dersin. Dinin farzlarına inanırsın, Hak yemez, zulmetmez, çalmaz, kötülük etmezsin.

Din bundan ibarettir.

Gerisi akıl ve eğitim işidir. Asıl laisizm, kafa laikliğidir.

Atatürk devrinde Tanrı ikidir mi denmiştir? Hayır! Muhammed O’nun peygamberi değil midir mi denmiştir? Hayır! Beş vakit namaz dört vakte, otuz gün oruç yirmi dokuz güne mi indirilmiştir? Hayır!

Büyük Türk tarihçisi Ord.Prof.Dr. Zeki Velidi Togan’ın 1914’te Bilgi Mecmuasında yayımlanan makalesi Mustafa Kemal tarafından da dikkat ve ihtimamla okunmuştu.

Togan bu yazısında şöyle diyordu:
“Teokratizm (şeriatçılık) Türkler için başbelası bir zihniyettir. Teokratizm İslam camiasının öz sıfatı değildir. Biz garp medeniyetine uyarken İslamiyet de ona uymalıdır. Zaten her vakit tarihte saltanatı hilafetten ayırmışlardır. Türk ve Moğolların idare sisteminde dinle ilgili bir şey yoktur. Cengiz’in yasa sisteminin tatbiki, İslam âleminde yeni bir çığır açtı. Orta Asya’daki İslam memleketlerinin Rusya’ya esir düşmelerinin başlıca sebebi bunların Cengiz yasasından ayrılarak şeriata dönmeleri olmuştur.16

Timur, memleketi yasa ve tüzükle idare etmişti. Dinle devlet tamamiyle ayrı olmalıdır. Kur’an ahkâmı, dünyevî ahkâmla tebdil edilmelidir. Mısırlı müftülerin İslamiyet’i ıslah ederek onun muasır kanunlara esas kılma yolundaki çabaları boş şeylerdir.”
Evet, yeter mi? Yetmez diyenler, kitabımı okusunlar, orada çok daha fazla bilgi vardır.

…………………………………………………………….

1) Prof.Dr.Cahit Tanyol-Laiklik ve İrtica

2) Ahmed Zühdü Paşa’ya göre, İslam Fıkhının münâkehât ve muâmelât kısımlarını öğrenmek, farz -ı kifâyedir. (Bazı mükelleflerin yapmasıyla diğerlerinin yapması gerekmeyen farz demektir, cenaze namazı gibi).

3) Ali Fuat Başgil/Din ve Laiklik

4) Prof.Dr Yaşar Nuri Öztürk-Kur’an Verileri Açısından Laiklik

5) Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk-İmamı Âzam Ebu Hanife

6) Ahmet Vehbi Ecer/Büyük Türk Alimi Mâtûrîdî (Özetlenerek aktarıldı)

7) Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk-İmamı Âzam Ebu Hanife

8) Daha açık bir ifade ile: “İbadet ve iman alanı dışında, kamu yararı neyi gerektiriyorsa o yapılır”.

9) Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk/ “Kur’an Verileri Açısından Laiklik

10) Reha Çamuroğlu-Bektaşilikte Zaman Kavrayışı/Dönüyordu

11) Amiran Kurtkan Bilgiseven-Sosyolojik Açıdan Tasavvuf ve Laiklik

12) Faruk Erginsoy-İslam,Sol Düşünce ve Laiklik

13) Ziya Gökalp’e göre, tarihi evrimleşme içerisinde önce kavmi hukuk ortaya çıkar, ardından ilâhi hukuk gelir ve en sonunda hukuksal evrim, laik hukuk ile tamamlanır. Bunu Devlet adlı şiirinde şu şekilde seslendirir:

“Lakin hukuk örfden ayrı bir iştir.
Bırakılmış ulul emre, devlete
Hukuk örfe uymayınca, değiştir
Örfe uydur! Demiş Tanrı millete”

14) Uriel Heyd-Türk Ulusçuluğunun Temelleri

15) Falih Rıfkı Atay/Atatürkçülük Nedir

16) Mahmut Esat Bozkurt, Cengiz Han ve Orta Asya Türk devletlerinin laikliğini şöyle ifade ediyor: “Lâik devlet, Türklere yabancı bir devlet sistemi değildir. Cengiz hanedanına mensup kadın ve erkeklerden bazıları Şaman, bazıları Hıristiyan bulunuyorlardı. Hattâ Cengizin, Hülâgu’nun boş zamanlarında Hıristiyan, Budist, İslâm Âlimlerini bir araya toplayarak, huzurlarında din söyleşileri yaptırdıkları pek meşhurdur. Cengiz’den önce gelen büyük Asya’daki Türk devletlerinde geçer sistemin laiklik olduğunda şüphe yoktur.”

1,273 Kez Toplam, 1 Kez bugun okundu

Tweet