AYANDON

Pek çok kitabı var Osman Pamukoğlu’nun, son kitabının bir roman olduğunu bilmeden kitapçıdan satın aldım. Daha önceden de herhangi bir kritiğine rastlamadım. Doğal bir beklenti ile yeni bir Güneydoğu ve Türkiye analizi diye düşündüm.

Kitapta, Ayandon başlığının altında “Gidip de dönemeyen cesur insanların öyküsü” yazıyor. İç Başlıkta roman olduğunu fark ettim. Yine doğal bir beklenti ile bir Güneydoğu romanı olduğu beklentisine girdim.

Roman “Takvimler 26 Ocak 1915 yılını gösteriyordu.” diye başlıyor. Düşündüm ki, Birinci Dünya Savaşı ve günümüzde kimilerince adı “Düşük Yoğunluklu Savaş” olan Güneydoğu sorunu arasında romanda geçişler oluşturacak.

Hayır, roman, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Karadeniz’de geçiyor. Tabi o zamanla şimdiki zamanlar arasında paralellikler kurmak okuyucunun mukayese yeteneğine bırakılıyor.

Romana kendimi kaptırdığımda ise artık beklentilerimin farkında olmadan beni terk ettiğini gördüm. 253 sayfayı çevirip romanı bitirdiğinizde, içinizde bir şeyler artarken bir şeyler de eksiliyor.

Osman Pamukoğlu’nun tabiat tasvirleri çok güçlü. 
Şüphesiz O’nun tasvirleri ile başka yazarların, özellikle Rus yazarların, tabiat tasvirleri arasında paralellikler kurmaya çalışacaklar olabilir. Oysa Osman Pamukoğlu, tabiat tasvirlerindeki gücü, kendi tabiatından alıyor; kendi tabiatından ve yaşadığı coğrafya tabiatının keskinliğinden ve kesinliğinden.

O bir Karadeniz çocuğu. Karadeniz’i en iyi bir Karadenizli anlatabilir. Dağların haşmetini ve ürkütücülüğünü, bölgedeki dağlar kadar, ömrünü yurdunun diğer dağlarında geçirmiş bir insan tasvir edebilir.

Kışı tasvir ederken sizi üşütmesi, pek çok kışta üşümesinden kaynaklanıyor. Bir insanın donma sürecini, okuyucuyu adeta donduracak bir üslupla, ancak bu olayı yaşayan veya defalarca şahit olan bir insan anlatabilir.

Kitapta donan bir insan nasıl yardım edilmesi gerektiğinin bilgisi roman akıcılığında verilirken, sizde donma tehlikesi geçiren bir insana ilk yardım yapabilecek bir donanım elde ediyorsunuz.

Osman Pamukoğlu; kim bilir karda, kıyamette, kamçı gibi insanın vücudunda patlayan kaç fırtına sığdırmıştır, fırtınalı ömrüne.

Osman Pamukoğlu sizi karın, donun, fırtınanın ayazında üşütürken, Karadeniz’de üşütmekten de geri kalmıyor.

Ayandon, her ne kadar Sinop’un Ayancık ilçesinin eski adı olsa da, o aynı zamanda bir fırtına ismi. Karadeniz’e özgü olan, denizi adeta kudurtan ve dalgalandıran, denizin altını üstüne getirirken, üstündeki her şeyi, koskoca gemilerde dâhil, dibini boylatan cinsten, ne zaman patlayacağını ancak erbabında bilinen, bazen de romanda olduğu gibi birden patlayan güçlü bir fırtına.

Denizin kudurmuşluğunda ve kucağında duyuyorsunuz ayandonun şiddetini.

Süleyman, Yusuf, Haydar ve Nuri’nin yanında bu fırtınayı iliklerinize kadar yaşıyorsunuz.

Evet, roman Birinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor. Devlet seferberlik ilan etmiş ve 46 yaşından genç olanları cepheye taşırken, geride kalanlara da vazifeler yüklemiş.

46 yaşın üzerinde ki dört tane sevkiyat kayıkçısının macerası var romanda. Bir milletin topyekûn yaşadığı bir maceranın, mecrası var dört sevkiyat kayıkçısında ve romancımızda.

Rum çetelerinin varlığında ve merakında, kayıklarını tamir etmek için bir Rum vatandaşımızın yardıma gelişi, Ayandon ile üşüyen içimizi ısıtıyor.

Parçalanan kayıkta, Çanakkale’ye götürülecek erzak vardır. Hepsi denize saçılmıştır. Kayık tamir edilmeli ve yeni tedarik edilecek erzak yetiştirilmelidir, cephedeki Mehmetlere.

Sevkiyatçılarımızın çare üretme gayretlerindeki titizliğe benzer bir titizlikle, özenerek kurmuş Osman Pamukoğlu romanın retoriğini.

Türk milletinin felaket ve sefalet anlarında bile asalet ve zarafetini nasıl muhafaza ettiğini, iç geçirerek okuyor ve bu millete bir kez daha iman tazeliyorsunuz.

Edebiyatımızda Osman Pamukoğlu’nun romancılığı ile tazeleniyor.

Osman Pamukoğlu, akıcı, yakıcı, keskin ve şiddetli bir üslubun roman kıvamında, nasıl oluşturulacağının sahnelerini, usta bir biçimde, doğal gelişen şaşırtıcı sürprizler hazırlayarak veriyor okuyucuya.

Roman adeta günümüzün, 1915’lerdeki daha şiddetli ve felaketli bir kesiti. Misyonerlerden, azınlık okullarına kadar her tesirin ince muhasebesi var. Bu muhasebenin günümüze düşen bilançosunu çıkarmak okuyucunun vazifesi.

Rum çeteler ve Türk isimli hainler bir yanda; öbür yanda Kocadayı ve Rum kayık ustası Damyani. Bu milletin sadece Danko isimli hainleri yok, Türk isimli Değirmenci Recep gibi hainleri de çok. 
Bu milletin sadece Koca Tahir’lerden dostu yok, Damyani isimli sadıkları da var.

Romanda her ne kadar milletine yabancılaşmış da olsa namuslu bir aydın olan Necip’in şahsında, halk hissediş ve pratiklerinin, yabancılaşmış aydın paradigma tasavvuru ve aforizmalarından ne kadar güçlü olduğu canlı diyaloglarla sunuluyor.

Koca Tahir’in; bilgelik, akıl, zekâ, aptallık, feraset ve insiyak hakkında öyle bir söylevi var ki, Osman Pamukoğlu, bir halk bölgesi aracılığı ile pedagoji ve felsefe dersi vermeyi de ihmal etmiyor romanda.

“Hayatın belirsizliklerle dolu oluşunun, hayata ait bir hürriyet alanı” olduğunu vurgusu oldukça çarpıcı. İnsanın hürriyet özlemi yanında insanın içindeki ve dışındaki hayatının da bir hürriyeti olduğu ve insanın hürriyetinin hayatın hürriyeti tarafından kuşatılmış olmasının bilgisi, insanın esaret ve hürriyet alanlarını yeniden gözden geçirmesini gerektiriyor.

Sadece Kocadayı aracılığı ile değil, romanın diğer kahramanları ile de çok değerli aforizmalar sunuluyor okuyucuya.

Romanın tek paragraflık bir özeti zihnimde şu şekilde oluştu. Vazife şuuru ve inisiyatif alma zarureti. Durumdan vazife çıkarma lafazanlığı değil, üstüne vazife olmayan ve boşta kalmış vazifeleri de üstlenme ve hiçbir şeyi eksik bırakmadan tamamlama şuuru.

Yarım kalmış iş, başlanmamış işten daha çok sıkıntılar açabilir insana; insana ve millete. Romanda bu millete mensup olmanın mesuliyetinin, çocuğundan ihtiyarına nasıl doğal bir iş bölümü halinde örgütlenerek halledilebileceği var. Vazife almak için emir bekleyenin gövdesi semirir, konuşması geğirir, vazife alışı da, vaziyet alır tarzda seğirtir gibidir.

Ayandon, bu ülkenin fırtınalarındandır. Bu ülkenin başka fırtınaları da var. Bu ülkenin fırtınaları olduğu kadar, tatlı esintili meltemleri de vardır. Kışları olduğu kadar, baharları ve yazları da var. Ne mutlu baharı ve meltemleri hazırlayanlara.

Bu milletin ayandonları ve devrilen kayıkları hep olacaktır. Ancak kayığı tamir edecek ve yola devam edecek iradeyi, imkânsızlıkları yenerek ortaya koyacak imanı her zaman sergileyecektir.

Osman Pamukoğlu, yenilmeyecek ve özgürleştirecek hakikatlerimizi, kendi hakikatlerimiz olarak, bir roman kıvamında ve usta bir romancı kıvraklığında sunuyor okuyucuya.

Romandan bir cümle ile başladığım yazıyı, aynı cümlenin yakıcılığı ile bitirmek istiyorum. Okuyucu da bu sözün bilinci ile başlasın okumaya, okumaya ve yaşamaya;

“Dünya öyle bir bütündür ki, özgürlük bir yerde kaybedilince, her yerde kaybedilmiş demektir.”

Ayhan Eralp
Gaziantep Üniversitesi