- Hak ve Eşitlik (HEPAR) Partisi - https://hepar.org.tr -

ENKAZ

Yazar: Hepar On 8 Nisan 2013 @ 06:06 In Genel | Comments Disabled

ataturk_traktor_slayt [1]

Osmanlı’dan Enkaz Devraldı Bu Cumhuriyet…
Cazim Gürbüz

 

ANADOLU’YA BİR YOL BİLE YAPAMAYAN OSMANLI

Bu ülkede bilinçsizce bir Osmanlı hayranlığı başladı. Benim çocukluğumda “Cumhuriyet Caddeleri” ve “Millet Bahçeleri” vardı neredeyse her şehirde. Şimdi, “Osmanlı Tulumbacısı”ndan, “Osmanlı Kuyumcusu”ndan geçilmiyor ortalık. “Osmanlı Berberi” adında bir işyeri açıyor Osmanlı’yı “Muhteşem Yüzyıl” dizisi kadar bilen bir lümpen, levhasına da süslü bir ibrik koyuyor.

Ya da Osmanlı tuğraları amblem oluyor gerekli gereksiz yerlere. “Osmanlının torunu” olmak en büyük övünç ve sanki dinin gereği gibi algılanıyor. Üstelik bunu milliyetçilik iddiasında olanlar da yapıyor. “Göktürklerin torunu” olma yerine, Türklükle bağının kalıp kalmadığı tartışma götürür “Osmanlı’nın torunu” olmaya talip olmak ve bunu milliyetçilik adına yapmak, bilinçsizlik ve cehaletle açıklanabilir ancak.

Öyle bir hava estiriliyor ki; sanki büyük eser adına, ne var ne yoksa bu ülkede, Anadolu’ya bir yol bile yapamayan, yapmayan Osmanlı’nın eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti mi? “O hiç canım, Osmanlı’nın bakiyesidir işte, zaten Cumhuriyeti kuran kadro da bir Osmanlı kadrosudur, Mustafa Kemal de bir Osmanlı Paşası değil midir?”.

Bunlar için Kurtuluş Savaşı’nın bile fazla bir değeri ve önemi yoktur, hatta kimilerine göre bu savaşı bize İngilizler kazandırtmışlardır.

Ümmetçi aydınlar, Türklük özürlüler, Amerikan ve AB uşakları, el ele kol kola, Osmanlı’yı yüceltme, Cumhuriyet ve Atatürk’ü yerin dibine batırma yarışındalar.

Oysa Cumhuriyet, Osmanlı’dan her alanda olduğu gibi ekonomik olarak da tam bir enkaz devralmıştı. Bu haşarat, bu gerçeği saklamaya uğraşıyor.

Şimdi gelin bir bakalım, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ekonomik manzara ne idi? Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hangi varlar, hangi yoklar, hangi borçlar devrolunmuştu?

MEMLEKET CİDDİ DÜZEYDE VİRANEDİR

Atatürk bunun yanıtını 19 Ocak 1923’te İzmit’te halka yaptığı konuşmada ana hatlarıyla vermişti aslında:
“Memlekete bakınız! Baştan sona kadar harap olmuştur. Memleketin kuzeyden güneye kadar her noktasını gözlerinizle görünüz. Her taraf viranedir, baykuş yuvasıdır.

Memlekette yol, memlekette hiçbir uygar kurum yoktur. Memleket ciddi düzeyde viranedir; memleket acı ve keder veren, gözlerden kanlı yaş akıtan feci bir görünüm arz ediyor. Milletin refah ve mutluğundan söz etmek mümkün değil. Halk çok yoksuldur. Sefil ve çıplaktır.”

Genel çerçeve böyle, ayrıntıları ise daha da dehşetli ve çarpıcı:

-Savaştan çıkan Türk Milleti çok yorgun ve yoksuldu.

-Vatanın her köşesi, harpten yeterince nasibini almış, yanmış – yıkılmış ve tam anlamıyla bir harabe haline sokulmuştu.

-Sanayi diye bir şey yoktu.

-Kalifiye işçi ve ustaların sayısı ise, birkaç yüz kişiyi geçmiyordu.

-Şekerden kumaşa kadar, günlük ihtiyaçlarımızın hemen tümü dışarıdan satın alınıyordu.

-Yeraltı zenginliklerimizi işletmek bir yana, neyimiz olduğu dahi bilinmiyordu.

-Kapitülasyonlar ve dış borçların ağırlığı altında, Düyun-u Umumiye ile yabancı ülkelere tam anlamı ile bağımlı duruma düşürülmüştü.

-Tarımımız, toprağı yeterince işleyebilecek güçten ve araçlardan yoksundu.

-Toprağı işleyecek, tarımı ilkellikten kurtaracak insan gücümüzü cephelerde eriyip yok olmuştu. Sadece Çanakkale zaferi 250.000 şehidimize mal olmuştu.

-Ulaşım zorlukları nedeniyle, yurdumuzun bir köşesinde yetiştirilen ürünleri ihtiyaç bölgelerine zamanında götüremiyordu.

-Tarım ve sanayi alanında yetişmiş uzmanlarımız olmadığı gibi, bunları yetiştirecek okullar pek az bulunuyordu…

-Dış ticaretimiz ise; yabancıların ve Türk olmayan azınlıkların elinde idi. Dolayısıyla, ticaret ve sanayimiz gelişmediği gibi; milli bir ekonomi tesisi kurulması da imkansız hale geliyordu.

-Halkımız çalışma alanlarında devletten destek görmüyordu. (1)

1921 yılı sanayi sayımında, el sanayi işletmeleri, yani tamirhaneler ve küçük esnaf dahil, 33 085 işyeri vardı. Bu işyerlerinde, çıraklarla birlikte 76216 işçi çalışıyor ve her işletmeye 2-3 işçi düşüyordu. İşçilerin 35316′sı, sayıları 20 bini bulan, basit el tezgâhlarından oluşan halı ve diğer dokuma işyerlerinde çalışıyordu. 17964 işçi de 5347 tabakhane ile birkaç deri atölyesinde çalışmaktaydı.

Çimento, petrol, demir, çelik, işlenmiş madenler, inşaat malzemeleri, motor, iş araçları başta olmak üzere bütün sanayi ürünleri ithal ediliyordu.(2)

NEWYORK İSTANBUL’A ANKARA’DAN DAHA YAKINDI

-Orta Anadolu’dan İstanbul’a 1 ton buğdayın nakliye bedeli 8,8 dolarken, Newyork’tan İstanbul’a 1 ton buğday 5 dolara getirtebiliniyordu.(3)

-Köylere daha Tanzimat bile girmemişti. Kırk bin küsur köy –belki birkaçı dışında- tümüyle ortaçağı yaşıyordu. Köylü sıtmadan kırılıyordu. (…) Hiçbir evde akarsu, helâ, yıkanma yeri, mutfak yoktu. İçme suyunun sorun olduğu birçok köy bulunuyordu. Yetersiz beslenme nesilleri kemirip çürütmekteydi.”(4)

-Cumhuriyet kurulduğunda 39 il ve sancakta 1764’ü açık, 581’i kapalı, 2345 ilkokul ve bu okullarda görevli 3061 öğretmen var. Köylerdeki öğretmenlerin bir kısmı ilkokul mezunu bile değil. İlkokul çağındaki çocukların yüzde doksanından fazlası okul ve öğretmen yüzü göremiyor. Köklü bir savaşa gereksinim var.(5)

Şevket Süreyya Aydemir, I.Dünya Savaşı sırasındaki durumumuzu ayrıntısıyla açıklar, bu tablo, “Ah Osmanlı, vah Osmanlı” diyenlerin ya bilgisiz ya da sahtekâr olduklarını kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlar:

“Birinci Dünya Harbine on sekiz yaşında bir subay namzedi olarak girmiş ve harbin sonuna kadar en ileri cephe hatlarında harbin bütün havasını yaşamıştım. Baştanbaşa yaya olarak geçtiğim Anadolu’nun akıl almaz sefaletini görmüştüm. Yollarda ve cephede Anadolu toprağını ve insanını tanımıştım. O zaman Anadolu’da, Adan ve İzmir’deki derme çatma birkaç tesis bir tarafa bırakılırsa, tüten tek baca, dönen tek motor, yana tek ampul, adına şose denilebilecek tek kilometre yol yoktu. Yiyeceğimiz, giyeceğimiz, kullanacağımız, şekerimiz, ilacımız, silahımız dışarıdan geliyordu. Hatta bunların bedelleri, birkaç parmakla sayılır ihraç mallarından ziyade, yabancı memleketlerden yapılan istikraz (borçlanma) paralarıyla ödeniyordu. Harpten evvel ve harpten sonra İstanbul ve büyük şehirler, Amerika ve Rus buğdayı yiyorlardı. Hatta bunlar hazır un halinde gelirdi. Samsun’da Hindi-çini pirinci, Merzifon pirincine rekabet ederdi.

Rusya kereste, Marsilya kiremit, Yunanistan çimento, Napoli makarna, Pire konyak, Avusturya maden suyu ve bütün memleketler iğne iplikten tutarak her türlü maddeler gönderiyorlardı. İstanbul’dan başlayan ve bir ucu Ankara’da, diğer ucu Pozantı’da biten iki yorgun demiryolunda lokomotifler, benim gördüğüm, odunla hatta söğüt çırpılarıyla işliyorlardı. (…) Bizim cephede şeker yerine eğer bulunursa dut kurusu, çay yerine dağlardan toplanan kekik otu kurusu kullanılırdı.

Bazen el altından kim bilir kimler tarafından ara sıra ortaya sürülen ve şimdi bir çay bardağına iki veya üç tanesi konulan şeker parçalarından 1 adedinin fiyatı 2 kuruş gümüş paraydı. Bir kâğıt liranın değeri ise 8 kuruş gümüş paraydı. O zaman ben bir teğmen olarak 7 kâğıt lira maaşlı idim. Bize bütün harp içinde bir defa bilmiyorum hangi vesile ile maaşımızın bir kısmını gümüş mecidiye ile verdiler. Ama bu gümüş mecidiyeler birbirine yapıştığı ve bunları ayırmak istediğimiz zaman da üstlerindeki zar gibi gümüş kaplama kalkıp altlarından kara bir kurşun kütlesi çıktığı için hiçbir işe yaramadı.

Ayakkabı, cigara hatta en basit yiyecekler bile unutulmuştu. 1917 kışında kazanlara ancak su ile dere kenarlarında karların altından toplanan yeşil ot ve bir avuç bulgur atılabiliyordu. Ordu, meşe palamudunun avuç içi kadar ekmeğe karıştırılması için usuller gösteren genelgeler yolluyordu ama ortada orman olmadığı için meşe palamudunu bulmak da kabil değildi (6)

AYAKTA KALAN İŞLETMELER DE YABANCILARINDI

İzmir İktisat Kongresine yakın yıllardaki durumumuzu da Doç.Dr. Sait Aşgın’dan dinleyelim:
“1924 yılına gelindiğinde Türkiye’deki yabancı sermaye, 94 işletmenin denetimini elinde tutuyordu. Bunların 7’si demiryolu şirketi, 6’sı maden işletmesi, 23’ü banka, 11’i belediyelere ait imtiyazlar, 12’si sınai işletme ve 35’i ticari şirketti. Bunların millileştirilmesi için gereken büyük sermayeler ise henüz bulunmuyordu.(7)

Köydeki ağa ile çobanın arasındaki fark, donunda ve pantolonundaki yamaların sayısından ibaretti. Ağa belki ekmekle zeytinin yanına pekmez de koyabiliyor, çoban zeytinle yetiniyordu.(8)

….Ve Kiremit bile yoktu Kiremit!
Cumhuriyetin ilk yıllarında yurtdışından ithalata kadar giden kiremit yokluğuna Atatürk çok içerlemişti. Hatta meclisin çatısını onarma işini üzerine alan Vehbi (Koç), taahhüdünü yerine getirebilmek için Ankara mahallelerinde dolaşarak, sağlam kiremitleri para karşılığı evlerin çatılarından söktürmüş ve Meclis’in çatısını onarmıştı. Atatürk’ün “Şu kiremit işini halledin, âleme rezil oluyoruz” talimatı karşısında 1927’de Eskişehir’de özel teşebbüs eliyle ilk kiremit fabrikası kurulacaktı.(9)

Toprağı uygun olduğu için Deliorman’dan Eskişehir’e gelen Sabri Kılıçoğlu tarafından 1927’de ilk kiremit fabrikası kuruldu.

Eskişehir’de kurulan Türkiye’nin ilk üretim tesislerinden biriydi. Kılıçoğlu Kiremit Fabrikası seksen yıl boyunca ülkeye hizmet verdi ve bu süre zarfında 1.750.000.000 adet kiremit üretti. (Demiryolu sayesinde Kılıçoğlu’nun kiremitleri, Cumhuriyet’in ilk yılları da dâhil olmak üzere Türkiye’nin her yerine ulaştı.(10)

Cumhuriyet’in en değerli aydınlarından biri olan Falih Rıfkı Atay da doğruluyor bütün bunları: “Ta Harbiye’den Tünel’e kadar en çok dikkate çarpan şey, buralarda Türklüğü ilgilendiren hiçbir nişane bulunmaması, tören günlerinde bütün caddelerin daha fazla yabancı devlet bayraklarıyla donanmış olması idi.

O vakit merak edip araştırmıştım: Bütün cadde boyunca Ağacami, Galatasaray Lisesi ve Postaneden başka Türklere ait bir şey yoktu. Hiçbir Türk müessesesi bulunmayan Yüksek Kaldırım’dan aşağı inilince Karaköy ve etrafı da Beyoğlu’ndan farklı değildi. Yalnız eski bir Türk börekçisinden başka… İstanbul’un ihracat ve ithalat işleriyle Türk’ün alakası yoktu… Yabancı uzmanların çalıştığı Yıldız Cini Fabrikası, Haliç’teki askeri Feshane fabrikası, Karamürsel ve Hereke fabrikalarından başka bütün memlekette Türklüğe mal edilebilecek endüstri tesisi yoktu. Hatta has un Marsilya’dan gelir. İstanbul halkı Rusya’dan büyük fıçılarla getirilen Sibir yağı ile beslendirdi.”

DEVRİMİN ÇOBAN YILDIZININ ANLATTIKLARI

1923 yılı Şubatında İktisat Kongresi’ni topladığımız İzmir ne âlemdeydi işgale uğradığı 1919 yılında. Bunu da efsane Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin yaşamının anlatıldığı “Devrimin Çoban Yıldızı” adlı eserden aktaralım:

“Aşağılarda limana yakın fabrika ve atölyelerde çoğunlukla tütün, üzüm ve incir kurutulur, dizilir ve paketlenirdi. Liman her zaman çeşit çeşit yabancı bayraklı gemilerle dolu olurdu. Kuru üzüm paketlerini ve tütün balyalarını o gemiler Avrupa kentlerine götürürdü. Bu işleri yapanların çoğu Rum, birazı da Ermeni ailelerdi.
İzmir’de Türk aileler böyle uluslararası ticaret işlerini sevmez, yabancılarla alışveriş riskine girmezlerdi. Türklerin çoğu devlet dairelerinde memur, orduda subay, şirketlerde kâtip, Kemeraltı’nda ve Karşıyaka çarşısında küçük esnaf, mahallelerde seyyar satıcı, atölyelerde işçi ya da limandaki depolarda hamaldı.

(…) O zamanlar İzmir’e Anadolu’dan gelenler ‘Gâvur İzmir’ derlerdi. Tanzimat’tan bu yana kentteki yabancı nüfus iki üç kat artmış, elli bine ulaşmıştı. Sadece Osmanlı uyruğu olan kalabalık Rum ve Ermeni aileler değil, İngiliz, Fransız ve hatta Amerikalı yerleşik aileler vardı kentte. Eskiden beri kendilerine verilen yasal ayrıcalıklarla yaşarlardı. Bu yakıştırmanın haklılığı da yok değildi…

Avrupa’yı görenlerin dediğine göre, İzmir’in Avrupa kentlerinden aşağı kalır bir yönü yoktu. Bu konuda İstanbul bile İzmir’i geçemezdi… Mustafa Necati büyüdükçe kentteki yağ, dokuma ve hava gazı fabrikalarının İngilizlere ait olduğunu, kordon tramvayının, liman ve sular idaresinin de Fransızlar tarafından işletildiğini öğrendi. Körfez vapurları ve elektrik idaresini Belçikalılar çalıştırıyordu. İzmir-Aydın demiryolunu İngiliz şirketler yapmıştı ve onlar işletiyordu. Tütün depolarının çoğunun sahibi Amerikalı şirketlerdi.

Rumlar ve Ermeniler yabancılarla kolay ilişki kurduklarından Batılılar şirketlerini bunlara devredebiliyor ve Osmanlıların bu Hıristiyan ahalisi, Müslümanlardan daha çok yabancı şirketlerde çalışma olanağı bulabiliyordu. Dolayısıyla Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler, Türklere kıyasla ayrıcalıklı ve daha varlıklı bir konuma gelmişlerdi. Kordonboyu ve Frenk mahallesinde yaşayan yüksek gelir grubundaki yabancıların okulları, kulüpleri, lokantaları, kültür merkezleri, hastaneleri ayrıydı ve gençler buralara hep imrenerek bakarlardı(11)

Ahmet Hamdi’nin (Başar) gözlemlerine göre İstanbul’da ithalat ve ihracat işleriyle uğraşanlar içinde Müslüman-Türk unsuru oranı yüzde dördü, komisyonculukla uğraşanlar içinde yüzde üçü geçmez. Liman işleri tamamen bu unsurun dışındakilerin elindedir. Limanda iş yapabilmek için Rumca, İtalyanca veya Fransızca bilmek gerekir. Esham ve kambiyo borsasında mubayaacı ve simsarların yüzde doksan beşi Müslüman-Türk olmayanlardan oluşur.

İki küçük banka yani İtibarı-i Milli Bankası ve Adapazarı İslam Ticaret Bankası dışında Müslüman-Türk unsurun elinde banka yoktur. Diğer unsurların elinde bulunanlarda yazışmalar dahi Fransızca yapılır. Sigorta şirketleri de tamamen gayri Türk unsurların elindedir. Su, havagazı, elektrik, telefon, tramvay ve tünel gibi kentsel hizmetler, demiryolları, madenler ve türün tekeli gibi işler imtiyazlı yabancı şirketlerin elindedir.

Bu şirketlerde yönetici ve birinci sınıf memur olarak Müslüman-Türk unsur hiç istihdam edilmez. Ancak hükümetle iyi geçinmek için, (rüşvet gibi) bazı ayrıcalıklı Müslüman Türk unsurun bu şirketlerde çalıştığı görülür. Örneğin atlı tramvaylarda sürücüler Türk, biletçiler ise Rum ve Ermeni’dir.(12)

BU ENKAZ, BU VİRANE, BİR EKONOMİK MUCİZE İLE NASIL MAMURELERE DÖNDÜ?

1923-1939 döneminde neler oldu peki, neler başarıldı, nereden nereye geldi, enkazda güller nasıl açtı? Buna bakalım ve bu Neo-Osmanlıcılara bu bilgilerle karşı koyalım, bilgisizlik ve kötü niyetlerini yüzlerine çarpalım:

Mustafa Kemal döneminde;

1-Ulusal Gelirin yıllık büyüme hızı %7,4’e çıkmıştır.

2-Sanayide büyüme oranı % 9,6’ya çıkmıştır.

3-Tarımda büyüme oranı %7,6 olarak gerçekleşmiştir.

4-Enflasyon oranı, fiyatlarda %2 düşüş olarak gerçekleşmiştir.

5-Türk lirası Mustafa Kemal döneminde dolara karşı %1,8 oranında değer kazanmıştır.(13)

Ve karşılaştırmalı diğer göstergeler:

1920’de ülkemizdeki tasarrufların 542.500 TL, yerli bankalarda, 1.675.400 TL’sı yabancı bankalarda değerlendiriliyordu.

1934 yılına gelindiğinde, yerli bankalarda 55.732.900 TL; 12.786.300 yabancı bankalarda değerlendiriliyordu. Bu ters dönüş, % 32’den % 82’ye yükselen yerli bankalara güven, Kemalist ekonominin güven verici, üretken gelişimi ile ilgilidir.

Beş beyazlar olarak adlandırılan; tekstil, şeker, un, kâğıt ve çimentoda durum:

1927 yılında Tekstilde dışalım 81 milyon TL’den 1932’de 19 milyon TL’ye inmiştir.

Şeker ve yan ürünler dışalımı, 1927’de 14 milyon; 1932’de 3 milyon TL

Un ve buğday 1927’de 0,9 milyon, 1932’de dışalım hiç yok.

Kağıt, 1927’de 5 milyon TL, 1932’de 2.6 milyon TL’ye düşüyor.

Çimento dışalımı, 7 milyondan, 1.4 milyona düşüyor.

Bu dışalım (ithalat) düşüşleri, kendine yeter bir ülke konumuna gelmeyi en iyi kanıtlayan ölçütlerdir.

Pamuklu dokuma, çay, pirinç gibi tüketim mallarında 1923’de % 57 olan dışalım (ithalat) 1934’de % 19.4’e indiriliyor.

1924’te, savaşta tamamen kullanılamaz duruma gelen demiryollarının yenileştirilmesi ve geliştirilmesi çabaları ile ülkenin doğusuna kadar uzanan bir demiryolu ağı meydana geldi. Bu sayede, birbirinden kopuk olan ekonomi alanları artık bağlantıya kavuştu. Alman, Fransız, İngilizlerin elinde bulunan demiryolu hatları kamulaştırılarak ulusallaştırıldı.

Bu devletleştirme dalgası, uzun yıllardır yabancı sermayenin egemenliği altında bulunan ekonomik yaşamın öteki alanlarına da atladı. Madencilik alanında egemen olan Fransız ve İtalyan tekelleri; elektrikte Belçika şirketleri, Sanayi girişimlerinde İngiliz firmaları,; bankacılık alanında Fransız-Alman sermayesi ;Ticarette Amerikan ve İngiliz şirketleri devletleştirildi. 1940’ta yabancıların elinde sadece bir kısım ticaret şirketleri ile birkaç banka şubesi kaldı.

Falih Rıfkı Atay, bu yapılanlardan ve mucizevi başarılardan dolayı şöyle demekteydi: “Beni şerefli Türklüğüme kavuşturanları ölünceye kadar hatırlayacağım ve hatırlatacağım. Bu şerefi yalnız askeri zaferle değil, inkılaplarla ve her milli hayat kolunda kalkınma ile kazanılmıştır.”

Bunu üstüne ne denir ki?

…………………………………………………………….

1) Selman Yücel-Milli Çözüm Dergisi Ağustos 2006

2) http://www.msxlabs.org

3) Okan Gökay Emgengil-Türk Devriminin Yol Haritası ve Avrasya Rotası

4) Turgut Özakman-Cumhuriyet Türk Mucizesi (2)

5) Sami Gökmen-Derin İzler

6) Şevket Süreyya Aydemir-Suyu Arayan Adam

7) Doç.Dr.Sait Aşgın-Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi Sayı:50

8) İsmet Bozdağ-Celal Bayar Anlatıyor Bilinmeyen Atatürk

9) Dr. İsmail Eyyüboğlu-Erzurum Albayrak Gazetesi 7.2.2009

10) Şafak Altun-Atatürk, İnönü, Bayar’ın İktisat Kavgası

11) Cumhur Utku-Devrimin Çoban Yıldızı

12) Hüseyin Perviz Pur-Limancı Hamdi’nin Türk Vergi Sistemine Katkıları

13) Okan Gökay Emgengil-Türk Devriminin Yol Haritası ve Avrasya Rotası

1,528 Kez Toplam, 1 Kez bugun okundu


Sayfa Kaynagi: Hak ve Eşitlik (HEPAR) Partisi: https://hepar.org.tr

Yazdirilacak Sayfa: https://hepar.org.tr/enkaz.aspx

URLs in this post:

[1] Image: https://hepar.org.tr/wp-content/uploads/2014/05/ataturk_traktor_slayt.jpg

© 2014 Hak ve Eşitlik (HEPAR) Partisi.